11 Sayısı

‘‘Apollonius araştırmacısı Roberto Solarion’un iddasına göre Ayasofya’daki ‘‘Sahte İsa Mesih” mozaiği Solarion’na göre bu tasfir gerçekte Apollonius’a aittir ve üzerinde özel bir şifre vardır: sol kaşın üstünde 11 sayısına uygun bir yara işareti.
Gizli teşkilata girenlere böyle bir işaret konuyor, Apollonius 16 yaşında iken Pisagorcu bir gizli teşkilata girmiş, Urfa-Harran bölgesinde 11.yy’a kadar Apollonius’a tapıyorlar 572 yılında Urfa Kralı Anatolius sözde İsa resimleri yaptırıp Apollonius’u resimlerin içine gizlettiriyor.
Fakat biz buna Apollonius dersek bizi keserler diye de İsa suretinde Apolloniuslar yaptırıp 11 işaretini koyuyorlar. 10 kabbalah da mükemmel olan sayıdır. 11 ise kutsal bir sayıdır; kullanılmaz ve ‘ ‘Lilith ın rakamı” olarak kabul edilir.
Dişil prensibi (Sophia/Hikmet) temsil eder. Yahudiler 11 den çok korkarlar. Adem’in Havva’dan önce bir çok karısı olduğuna, bunların yüzleri olmayan ve her genç erkeği baştan çıkartan Lilit’lar olduğuna inanırlar. Evlerinin kapısına Lilit girmesin diye muska koyarlar.

Lilith muskası
11 aynı zamanda tıpkı iki gibi bütünden ayıran demektir. 11 sadece ve sadece Pisagorcular tarafından kutsal bir sayı olarak görülür. Sebebi de, 1 ve 1, yani hem dişil hem de eril prensibi (Logos) aynı bedende saklanmasıdır.”
VATİKAN UZMANI ARAŞTIRMACI YAZAR AYTUNÇ ALTINDAL, ÖNÜMÜZDEKİ HAFTA ÇIKACAK KİTABINDA ‘‘VATİKAN’IN EN ÖNEMLİ SIRRI” NI DEŞİFRE EDİYOR.
TARİHİN EN GİZLİ YALANI
‘‘İsa’yla aynı zaman diliminde, bugün Kemerhisar dediğimiz yerde yaşamış Apollonius isimli bir şifacı var. İsa Mesih’in yaptığı söylenen ölü diriltmeyi Efes’te yapmış. Kendisinden ‘‘İnsan suretindeki Tanrı” diye bahsediliyor. İşte bu adamın hayatı intihal yoluyla İsa’ya atfedilmiş.”
‘‘Önce Tapınak Şovalyeleri, ardından Gül ve Hac Kardeşliği teşkilatı, Sion Teşkilatı ve sonra Masonlar bu sırrı günümüze taşıyorlar. Apolllonius’un hayatı 1501’de yayımlanıyor, Kilise bunu hemen yasaklatıyor. 1954’te ABD’de Alice Weston bu olayı güncelleştirerek tartışmayı alevlendiriyor.”
‘‘Tartışılmaz gerçeklik olarak kabul edilen İncil metinlerinin aslında tamamen ilk dönem Kilise babaları tarafından uydurulmuş yalanlar oldukları, önce akademik çevrelerde son yıllarda da kamu oyunda tartışılmaya başlandı. Hıristiyanlıkta İsa Mesih denilen kişi ancak Müslümanlara göre peygamber olan Kuran’da anlatılan kişi olabilir. Yoksa tanrının oğlu yapılmış olan kişinin hiçbir gerçeklikle ilgisi yok.”
‘‘Sır” mı? Son yıllarda tüm dünyada belki de en çok tartışılan konu olan Hz.İsa’nın yaşamı, ‘‘Sır” kelimesinin gündelik lisanımızdaki kullanımını misliyle artırdı.
Da Vinci Şifresi ile kitlelerin gündemine giren Hıristiyan dünyasının sırları, hemen herkesin dilinde. Hz. İsa’nın soyunun devam ettiği, ruhbanların Katolik Kilisesi’nin eliyle Hıristiyanlığı bir devlet dini haline getirdiği ve bu sırrı bilen gizli cemiyetlerle yüzyıllardır arasında savaş olduğu yazılıp söyleniyor uzundur. Aytunç Altındal yeni kitabı ‘Yoksul Tanrı/Tianalı Apollonius’la tartışmaları bir sonraki basamağa taşıyor şimdi: ‘‘Bundan sonra Da Vinci Şifresi değil Apollonius var.”
Henüz 1970’lerde Yüzüklerin Efendisi’nin dünya çapında tutulacağına, Zen Budizm’in yaygınlaşacağını, Leonard Cohen’in dünya çapında ünlü olacağını öğrenen Altındal ‘‘hikmetfuruşluk değil bazı gizli örgütlerin ve hesaplamaların sonucu. Bunları bilmeden siyaset de yapılamaz.” Diyor ve ekliyor: ‘‘İsa Mesih diye birisi hiçbir zaman var olmadı. Hıristiyanlığın gerçek kurucusu İsa değil, Anadolulu pagan Tianalı Apollonius’tur.
Asırladır kilise yüzmilyonlara sen benim tanrımı istiyorsan benim dediklerimi yapacaksın dedi. Artık gerçekler ortaya çıkıyor ve Vatikan tasfiye sürecine girdi.”
Teyibi Altındal’a uzatıyor ve aradan çıkıyoruz.
‘’İSA MESİH’İN HAYATI APOLLONİUS’TAN KOPYA EDİLDİ”
Kilisenin sunduğu şekliyle İsa Mesih’in hayatı tamamen bir kurgudan ibarettir. İsa’yla aynı zaman diliminde – sıfırla doksan yılları arasında – bugün Kemerhisar dediğimiz, o zamanlar Tiana diye bilinen yerde yaşamış olan Apollonius isimli bir şifacı var. Çok varlıklı bir ailenin çocuğu ve ‘ Apollo’nun oğlu’ olarak tanınan pagan Apollonius 16 yaşına geldiğinde o dönemde eğitim merkezi sayılan Tarsus’a gitmiş ve buradaki Pisagorcu / Apollo’ya bağlı kişilerle tanışmış ve gizli bir teşkilatta öğrenci olmuştur. Aynı dönemde, Aziz Paul da yerlisi olduğu Tarsus’ta eğitim görüyordu. Biri Roma İmparatorluğunun asli dinsel sistematiği olan Paganizm’e göre, diğeri de Yahudi Farisi mezhebinin öğretilerine göre eğitilmişlerdi. Apollonius ile Paul’un Tarsus’ta tanışmış olmaları muhtemeldir.
Eğitiminin ardından Apollonius uzun yolculuklar yaptı. Her gittiği yerde, ahlakı düzeltmek ve Pisagor’un dogmalarını yaymak için çalıştı. Bazı yerlerde sihirbaz ve şarlatan olarak suçlanan Apollonius, gerçekte bir şifacıydı ve mucizeleri vardı. Adına bir tapınak yapılan ve bir çok tapınakta da resmi bulunan Apollonius Ephesos da (Efes) öldüğünde kendisine bir tanrı gibi tapılıyordu. Hıristiyan geleneğindeki meşhur Lezarus’un diriltilmesi olayı mesela. İşte bu olayı Apollonius Efes’te yapıyor, genç bir kızı diriltiyor. İfadesi gayet net: ‘‘Ben şifacıyım, tabiatta böyle olaylar var, hasta kızı bitkilerle canlandırdım. İkinci kez dirilt derseniz, yapamam.”
Araplar arasında Balyanus Usta adıyla bilinen Apollonius’un muziceleri Roma İmparatorluk kayıtlarında geçiyor. 217-220 yılları arasında Doğu Roma İmparatoru Domitian’ın bilge eşi İmparatoriçe Julia Donna’nın imparatorluk arşivindeki belgeleri vererek Flavius Philostratus adlı ünlü bir yazara hazırlattığı kitapta Apollonius’un ‘‘İnsan suretindeki tanrı olduğundan söz ediliyor.” Roma İmparatorluğu diyor ki ‘‘İsa diye birisinin kaydı yok!” Apollonius’un var.
‘‘TARİHİN EN GİZLİ YALANI”
Daha sonra Kilise Babaları, Hıristiyanlığı İmparator Konstantin’e kabul ettirmek için bu hikayeyi, Apollonius’un hayatını alıp İncil’de İsa’ya atfediyorlar. Konstantin zaten hiçbir zaman Hıristiyan olmuyor. ‘‘Ben yeni bir devlet kurdum; Yeni Roma. Yeni de bir din kuracağım” diyor ve 325’te İznik’te birinci Ekümenik Konsili topluyor. Kendisi de konsilin başına geçiyor. Bizim İsa Mesih Tanrı’nın oğludur diyorlar Konstantin’e. Konsilin pagan başkanı bunda bir sakınca görmüyor; ‘‘Ee ne var bunda, ben de güneşin oğluyum.”
Konsilde alınan gizli bir kararla Apollonius’un yaşamı intihal yoluyla İsa Mesih’e atfediliyor ve Anadolu Ermiş Kilise tarafından adı ve eserleri ortadan kaldırılarak tarihten siliniyor. O güne dek yazılmış olan 2500’e yakın İncil’in de sayısını dörde indiriyorlar. Böylece Hıristiyan öğretisiyle dönemin pagan motifleri birleşiyor ve ortaya pagan Hıristiyanlığı gibi bir olay çıkıyor.
Gerçekte vaftiz bile olmamıştır Konstantin. Ölmek üzere iken başında bekleyen 150 kadar kişi var, bir papaz bir bardak suyu üzerine döküyor, vaftiz oldu diyorlar. Ama tabi hemen Konstantin aziz ilan ediliyor hatta 13. Havari yapılıyor. Ruhbaniyet de kendi istediği Hıristiyanlığın yayılmasını istiyor çünkü.
Tabii daha 1.yy’dan itibaren İsa’nın tanrının oğlu filan olmadığını söyleyen Ariusçularvar. Diyorlar ki insanı tanrı yapmanız paganca bir olay. İnsanın tanrılaştırılma fikri zaten İsa doğmadan 1000 yıl önceden beri var. Mesala Mısır döneminde 2. Ramses daha hayattayken tanrı ilan edilmişti.
Bu intihalin tartışmaları yüzyıllar boyunca büyüyor. Önce Tapınak Şovalyeleri, ardından Gül ve Hac Kardeşliği teşkilatı, Sion teşkilatı ve sonra Masonlar sırrı günümüze taşıyorlar. Bu gruplar Kilise İncil’ine değil kendi gnostik İncillerine inanıyorlar. Kilisenin tarif ettiği İsa’ya inanmıyorlar çünkü. Apollonius’un hayatı 1501’de yayımlanıyor, kilise bunu hemen yasaklatıyor. Hollanda da yüzyıl sonra Gül ve Hac Kardeşliği teşkilatı kitap çıkarıyor, o da engelleniyor. 16.yy’da başlayan reform hareketi sırasında Apollonius’un yaşamı ve eserleri özellikle Arap bilim adamları tarafından yeniden Batı dünyasına tanıtılıyor ve ismi yeniden gündeme geliyor.
‘‘İSA’YI BENİMSEMEK İÇİN PAGAN SEMBOLLERİNİ KULLANDILAR”
Göreme’deki Karanlık Kilise’nin duvarlarında bir mandylion’un (hıristiyan inancına göre kutsal sayılan bez) var. Her yıl binlerce Hıristiyan onu görmeye gelir. Özelliği, İsa’nın kendi eliyle yaptığı tek portresi olduğuna inanılması. Rivayete göre Urfa Kralı Abgar cüzzam hastasıymış. İsa’nın destansı şifacı güçlerini duyan Abgar, bir ressamı elçi yollamış. ‘‘Tanrının oğlu İsa’ya gelsin beni iyileştirsin y da onun bir resmini yap, resme bakarak iyileşeyim.” Fakat İsa’nın yüzünde o kadar güçlü bir nur varmış ki elçinin gözleri kamaşmış ve resmi yapamamış. Bunun üzerine İsa elçinin boynundaki eşarbı alıp yüzüne tutmuş ve sureti eşarba çıkmış. Urfa’daki herkesin bu olayın ardından Hıristiyan olduğu söylenir.
Hıristiyan geleneğinde büyük önemi olan bu hikaye, tarihe mal olmuş bir palavra tabii…
Mandylion da İsa’yı bir haçın ortasında görüyoruz. İyi de, İsa çarmıha gerildiği sıra da konuşmuyor ki elçiyle! Resimdeki diğer bütün sembollerse, Hıristiyanlığa ait olmayan Aplollo mabetlerinde bulunan, yerel halkın aşina olduğu güneş, gökyüzü ve yıldız gibi pagan sembolleri. Bu sembollerin kullanılmasındaki amaç, pagan inançlarla yoğrulmuş olan dönemin halkına yabancılık çektirmeden İsa’yı benimsetmekti. Resmin sağ ve sol tarafında ikili olarak bulunmalarının sebebi de şifacı olan kişiyi koruduklarına inanılması.
Hikayeye göre Urfa Kralı 1.Abgar bu olayın üzerine Hıristiyan oluyor. Ama tarihsel olarak baktığımızda Urfa’daki ilk Hıristiyan kralın söylendiği gibi 1.Abgar değil, 217 yılında Hıristiyanlığı seçen 8. Abgar olduğunu görüyoruz.
Bütün bu masal Slyvia Anetta isimli, azize rolleri oynayan bir kadının 6.yy’da yazdığı bir hikaye aslında.pencereleri olmayan ve kayaların içine inşa edilen Karanlık Kilise’nin de zaten 6.yy’da yapıldığı bütün arkeolojik çalışmalarla sabitlendi. Kilisenin uydurduğu tipik palavralardan birisi bu hikaye, gerçekte Apollonius’tan ilham alarak kurgulanmış. Şifacı olan ve Urfa’ya defalarca gidip gelmiş olan Apollonius’tan …
‘‘KATOLİK KİLİSESİ PAGAN PRATİKLERİNİ GASPETTİ”
Kilise bütün bu yayınlara karşı Apollonius’un çok tehlikeli bir Okültist (gizli ilimler üstadı) olduğunu ve İsa’dan üstün olmadığını söylemekle yetinmiştir. 20.yy’a gelindiğinde yaklaşık 300 kadar kitap yayınlanmış ve bunlarda da Apollonius’un Hıristiyanlığın gerçek kurucusu olduğu belirtilmiştir. 1954’te ABD’de Alice Weston bu olayı güncelleştirerek tartışmayı daha da alevlendirdi. Tartışılmaz gerçeklik olarak kabul edilen İncil metinlerinin aslında tamamen ilk dönem Kilise Babaları tarafından uydurulmuş yalanlar oldukları önce akademik çevrelerde sonra da basında tartışılmaya başlandı.
İlginçtir ki, Katolik Kilisesi Apollonius’u karalamak için onun ‘cinlerle’ uğraşan, şifa getirmek amacıyla ‘cinleri’ kovan bir büyücü olduğunu yüzyıllardır yinelemektedir. Ne var ki, o dönemde ‘cin kovma’ (Exorcism) paganlara özgü bir ‘şifa’ yöntemiydi. Bugünkü tanımlarla söylersek bir tür ‘ruhsal terapi’ ve psikolojik danışmanlıktı. Yahudilerde böyle bir uygulama ve inanç yoktu, olamazdı.
1.yy’da bu dalda en ünlü kişi Apollonius idi. Şaşırtıcı olan tamamen paganlara ait olan bu uygulamanın tıpkısı günümüzün Katolik Kilisesinde ‘resmen’ vardır ve adı da ‘Athenaeum Pontificium Regina Apostolorum’dur. Burada deneyimli papazlar, tıpkı pagan Apollonius’un yaptığı gibi, ruhsal bunalımlar geçirmekte olan hastalarını ‘zapt’ etmiş olan cinleri kovmaktadırlar. Katolik papazlar, Konstantin’in emri ile ‘Devlet Tanrısı’ yapılmış olan İsa Mesih ve Kutsal Kitap İncil adına yapmaktadırlar bunu. Neyin adına yapılırsa yapılsın sonuç bir pagan pratiğinin, Katolik Kilisesi tarafından gasp edilerek kendisine mal edilmiş olduğu gerçeğini değiştiremez.
‘‘İSA MESİH’İN YAŞAMI ÇELİŞKİLER YUMAĞI”
Olayın özü şu: İncil’in yeni ahit bölümünde Yahudi asıllı İsa Mesih’e atfedilen bir çok özellikle Tianalı pagan Apollonius’un yaşamı neredeyse birebir çakışmaktadır. Apollonius’da rastlantı buya tıpkı İsa Mesih gibi mabetleri ve tapınakları dolaşmış ve buradaki çarpık ve yoz dinsel öğretileri eleştirmiştir. Ancak İsa, Yahudi sinagoglarını, Apollonius ise pagan tapınaklarını gezmiştir. Tıpkı İsa Mesih gibi, Apollonius’ta insanlara kötü huylarından ve uygulamalarından vazgeçerlerse, kendilerine ‘yeni bir yaşam’ verileceğini müjdelemiştir. Tabi bu yeni yaşam pagan tanrılarından gelecektir. Apollonius’da tıpkı İsa gibi, tefecilerle tartışmış ve mabetlerden çıkartılmalarını istemiştir. İncil’de de İsa’nın sinegogun avlusundaki tefecilerin para masalarını nasıl devirdiği anlatılmaktadır.
Mesih olmak Yahudilikte bir mevkii temsil eder. Dini bir otorite kullanarak bu dünyayı yeniden düzenleyecek kişiye verilen unvandır ve tanrının oğlu olmak anlamına gelmez. Bu yüzden zaten dönemin yahudileri İsa’nın bildikleri anlamıyla Mesih olduğunu da kabul etmemiş, ‘‘Bu Mesih kadar güçlü ve bilgili bile değil; kendisini tevkif ediyorlar, kuzu kuzu gidiyor.” Diyerek karşı çıkmışlardır.
İsa’nın yaşam hikayesinde ciddi problemler var. Mesela bekar olması… Yahudi inancına göre o dönemde bir erkeğin, hasta veya özürlü değilse, otuz yaşına kadar evlenmemesi mümkün değil. Yine de evlenmemişse toplumdan dışlanıyor, Yahudilik adına konuşamadığı gibi kendisi de Yahudi kabul edilmiyor. Tabi İsa’nın idam edildiğini de tam olarak bilemiyoruz. Ama Meryem’in oğlu İsa’dan önce 200 yılında yaşamış olan Sıraç’ın Oğlu İsa var, o gerçekten de idam edilmiş…
‘‘BUGÜN İSA’YI VATİKAN’IN ÖNÜNDEN GEÇİREMEZLER”
Eğer İsa diye biri yaşadıysa her peygamberin söylediği gibi insanlara (iyi olun, kötülük yapmayın gibi nasihatler verdi.) Doğru yolu gösterdi ve sonra da onu öldürdüler. Ya da Müslümanların inandığı gibi Keşmir’de öldü. Yani Hıristiyanlıkta İsa Mesih denilen kişi ancak Müslümanlara göre peygamber olan, Kuran’da anlatılan kişi olabilir. Yoksa Tanrının oğlu yapılmış olan kişinin hiçbir gerçeklikle ilgisi yok. Öyle birisi yaşamış değil. Tamamen başkalarının hayatlarından alınarak uydurulmuş sanal bir karakter. Babasız doğması, mucizeler filan hepsi hikaye.
Sayısının dörde indirdikleri İncillerden Matta, Markus ve Luka da palavradır. Luter bile yazanların kim olduğunun dahi belli olmadığını söylemiştir. Aziz Paul ileriki yaşlarında, başlangıçta çok karşı olduğu, İsa Mesih olayını yaymayı üstlenmiş ve dört Evangelist’in Gospeller’ini vazetmeye başlamıştır. Dördüncü Gospel’in yazarı John – ki bunu onun yazdığı da belli değildir. – İsa’nın Lazarus adlı bir genci ‘öldürdükten sonra dirilttiğini’ yazmıştır. Bu masalda garip olan, son Evangelist olan John’un Gospel’ini İsa’nın ölümünden (yaklaşık 27-29 yılları) altmış yıl kadar sonra yazmış olmasıdır. Oysa Cleaude-Carrierre’nin de belirrtiği gibi, ilk Gospel’in yazarı Matthew, İsa’nın hep yanında yer almıştı. Her zaman onunla beraber olmuş, her zaman ona yakın olmuştu ama kendi Gospel’inde, böylesine inanılmaz bir olaydan tek satırla dahi söz etmemişti.
Dünyada tarih boyunca süren büyük bir savaş var ve artık iyice şiddetlendi. Şu anda bütün bu iddiaların muhatabı Katolik Kilisesi ve gerçekten de İsa’yı baş aşağı çevirmiştir. Bugün İsa söyledikleri gibi yeniden dünyaya gelse Vatikan’ın önünden bile geçirmezler. Vatikan’ın bugün ettiği görüşün ve radikalleşmesinin sebebi, bu iddialarla hesaplaşmak zorunda olması. Bu iddialar o kadar büyük bir boyuta geldi ki kilise yok olma tehdidi altında. Bir süre sonra da Vatikan’daki şebeke kaldırılacak, Hıristiyanlık peygamber olan İsa ile devam edecek.
‘‘YENİ PAPALIK TÜRKİYE’NİN AB İLE ENTEGRASYONUNU BALTALAYACAK KURUM OLACAK”
Yeni papa 16. Benedikt bir geçiş dönemi papası olacaktır. Döneminin ipuçlarını daha önceki Benediktlere bakarak deşifre etmeliyiz.Benediktlere bakarak deşifre etmeliyiz.Birinci Benedikt 575-579 yılları arasında papalık yaptı.Türk adını dünyada kötüye çıkaran kişi doğrudan doğruya odur. Döneminde Roma İmparatoru Avar Türkiye’nin baskısı altındaydı.Benedikt Cenovalı bir asilzadeydi ve Türklere karşı Almanlarla – o zamanki Lomrador – işbirliği yapmak istedi.Fakat Lamrador Türklere birleştiler ve haraç karşılığı Roma’yı işgalden vazgeçtiler. O gün bugündür Avrupa’da Türk adı kötüdür.
Bugüne kadar papalık yapan Benediktlerin ortalama görev süreleri iki buçuk sene.
Yeni papalık Türkiye’nin AB ile entegrasyonunu baltalayacak kurum olacak. Dört konuda çok zorlayacak Türkiye’yi. Ekümenizm konusunu sürekli kullanacak. Zaten adamın yaz ‘Kilise, ekümenizm ve siyaset’ diye kitabı var. Kitaptan bir pasaj: ‘‘Hıristiyan inancının ilk hizmeti, insanlığın zamanımızın gerçek tehdidi olan politik mitlerden özgürleştirilmesini temin etmesidir.” Yani Papa canı neyi isterse politik mit ilan edebilir. Gerçek benim söylediğimdir ve ona inanmak seni özgürleştirir diyor adam. Ekümenik meselesinin içinde tabii misyonerlik faaliyetleri var
En önemli husus ise Katolik aleminin Türkiye’deki mal varlığının geri alınması veya tazminatı yoluyla gidilmesi meselesi olacak.” Bizim mallarımızı vakıflar aracılığıyla bize iade edin, AB’ye girmenize yardımcı olalım.” Onları versem bu sefer ‘‘Ermenilere yapılan soykırımı kabul edin ” diyecek. Bunu da yapsan bu kez ‘‘Abdullah Öcalan’ıserbest bırakın, parti kurmasınıda izin verin, bakın o zaman AB’ye girebilirsiniz, biz size destek oluruz” diyecek. Kendisine bağlı politikacılar, Hıristiyan Demokrat Partiler ile çok güçlü bir siyasi figür Papa. Tabii bunlardan sonra bile pek mümkün değil Türkiye’nin AB üyeliği.
‘‘VATİKAN’IN HEDEFİ ASYA OLACAKTIR.”
Bir de tabii bundan sonraki papanın son olacağı kehaneti var. St. Malachias’ın 1139 tarihli kehanetine göre 264’ncü (kelimelere göre 266’ncı) papa (2’inci John Paul) için ‘‘de labore solis” (güneşin isinden) tasviri öngörülmüştür ki, Karol Wojtyla bir güneş tutulması sırasında doğmuştur. 266’ncı (kimilerine göre 267’nci)papa içinse öngörülen tasvir, ‘‘gloria olivae”dir(zeytinin şanı). Zeytin barışın sembolü olduğu, 15’inci Benedikt’in barışçıl papa olarak bilindiği ve Ratziger’in Benedikt adını bu barışçıl papanın misyonunu sürdürmek düşüncesiyle aldığını açıklaması bir yana, ‘‘zeytinciler” olarak da bilinen Benedikt’in Tarikatı, bu papanı kendi aralarında çıkacağına inanmaktadır. Kehanete göre 266’ncı (kimiler,ine göre 268’nci) papa son papa olacaktır. Onun hakkında açık bir tasvir bulunmamakla birlikte, adının ‘‘Romalı Petrus” olacağı ve çalkantılarla geçen dönemin sonunda yedi tepeli şehrin yıkılacağı, kıyametinde kopacağı öngörülmektedir. Ne olacağını yaşayıp göreceğiz. Düşündürücü olan, 2005 yılında papa olan bir adamın, 1139’da yazılmış bu ‘‘kehanetlere” göz kırpar şekilde bir isim seçmesidir.
Bütün bu bilgiler tabii rastlantı olarak çıkmıyor ortaya. Gündeme getirilmelerinin nedeni, Hıristiyanlar arasındaki hesaplaşmanın yaklaşması. Vatikan’ın artık hücuma geçeceği belli ve karşısında da başta Protestanlar olma üzere birçok grubu bulacak bu papa. Bu geçiş döneminin ardından da yeni papa Asya’dan birisi olursa şaşırmayın. Hedef Çin’in Katolikleştirilmesi olacaktır. 22nci Jean Paul 31 tane kardinal tayin etmişti. İsmi bilinse öldürüleceği için gizli tutulan 31’nci kardinalin, Çinli Zenze olduğunu artık biliyoruz.
Araştırmacı yazar Aytunç Altındal’ın iddiasına göre Sabetaycılar Türkiye’ye hilafeti getirecek
Sabetaycılar Türkiye’ye hilafeti mi getirecek
Genel olarak Selanikli, Dönme, Avdeti adlarıyla anılan ve Türkiye’nin belki de en gizemli cemaatini oluşturan Sabetaycıların sayısı tam olarak bilinmiyor. Ancak, Türkiye’yi ellerinde tuttukları ve hepsinin çok önemli görevler yürüttüğü iddia ediliyor.
–Aytunç Altındal———
İddialar
· 1924’te sona eren hilafet önümüzdeki günlerde Türkiye’ye getirilecek
· Girişim BOP’un yürürlüğe girmesinden sonra uygulamaya konulacak
· Bunda en önemli pay, Sabetaycı-devşirme-mason lobisine ait olacak
· Hilafet projesinin başlangıcı ise 40’lı 50’li yıllara kadar uzanıyor
· Sabetaycılar aralarından bir halife adayı bile belirlemiş durumda
Gazeteci yazar Soner Yalçın’ın son kitabı Efendi ile birlikte, uzun yıllardır Türkiye gündemine bir girip bir çıkan Sabetaycılık tartışması yeniden alevlendi. Yalçın ise, diğer pek çok yazar gibi ne İsa’ya ne Musa’ya kabilinden, ya Sabetaistlerin oyuncağı ya da “dürüst vatan evlatları”nı karalayan bir yazar olmakla suçlanıyor.
Peki, Tempo Sabetaycılık üzerine bir haber yapma gereğini neden duydu? Çünkü araştırmacı yazar Aytunç Altındal, geçtiğimiz günlerde kendisine konu hakkında başvurduğumuzda yeni bir açılım getirerek, hilafet kurumunun Sabetaycı-devşirme-mason koalisyonu tarafından Türkiye’de yeniden kurulabileceği iddiasını ortaya attı. Aynı iddiayı Mehmet Şevket Eygi de başka bir yorumla tekrarladı. Prof.Dr. Yalçın Küçük ise görüş vermeyeceğini, yalnızca kendisiyle röportaj yapılırsa görüşeceğini söyledi.
Üstelik Altındal’ın iddiasına göre, hilafet kurumu Büyük Ortadoğu Projesi (BOP)’nin devam ayaklarından biri olarak yakın zamanda hayata geçecek. Bu büyük projenin geçmişi ise aslında hayli eskilere dayanıyor.

Aytunç Altındal üç İsa
Fatih, İstanbul’u fethedince Ayasofyadaki figürlerin üzerleri kapatılmış ve böylelikle korumaya alınmıştı. 1847’de Osmanlı yönetimi İsviçreli Gaspare ve Giuseppe Fossati biraderleri İstanbul’a getirerek mozaikleri açığa çıkarmalarını istedi. 1931’de ABD’deki Bizans Enstitüsü, Thomas Whitemore baş- kanlığında mabedin tüm temizleme işini üstlendi. 1934’te MKA, Ayasofya’yı müze yaptırdı. İşte Deesis Mozaiği bu temizlemeler sonunda ortaya çıktı. Yüzler hariç bazı bölümleri ne yazık ki kırılmalar ve bozulmalar nedeniyle izlenememektedir. Deesis’te sağda Meryem, solda Vaftizci Yahya vardır. Ortada ise İsa Mesih görünmektedir. Nedense Meryem’in elinde İncil yoktur kural gereği olması gerekirdi. Bu ilginç husus, Meryem’in Oğlu İsa’yı kabul edip, İncil(ler)i umursamadığı anlamındadır. Mesih sol eliyle İncil’i tutmaktadır. Yüzler temiz bir çalışmayla ortaya çıkartıldıkları için ifadeleri gayet net görülmektedir. Meryem’in hüzünlü bakışı ve Yahyanın çilesi gerçekten de ustaca resmedilmiştir. (Yahya, başı kesilerek idam edilmişti.) İsa Mesih ise geleneksel giysisi içinde Ayasofyadaki diğer imajlardan çok farklı bir bakışla kendisini seyredenlere bakmaktadır. Yine ilginçtir ki, Meryem, Mesih ve Yahya aynı kadraj içindedirler. Oysa kural gereği ayrı olmaları gerekirdi.
Nedir ki, konunun uzmanı olmayan kişilerin anlayabilmesi mümkün olmayan bir tür gizli şifre işlenmiştir portreye. Bu şifre/işaret İsa’nın sol kaşının üstünde çok ustalıkla, dikkat çekmeyecek şekilde işlenmiş bir “11=on bir sayısı”dır. Sanki Mesih’in sol kaşının üstünde belli belirsiz bir yara var gibidir…
Ve bu şifre (yara) dikkatlice incelendiğinde 11 sayısı olarak algılanmaktadır. Bu sayı ve yara garip ama gerçektir ki, ünlü Tyanalı Apollonius’un en belirgin simgesi/özelliğidir. Onun hakkında yazılmış olan kitaplarda ve yapılmış olan çalışmalarda, Apollonius’un gizli bir tarikata “inisiye” edilirken sol kaşının üzerine bu “11 sayısına benzeyen yaranın işlediği yazılıdır. Dolayısıyla Apollonius’un tüm büst ve resimlerine yara işareti konulmuştur. (İnisiye edilmek çok gizli bir tarikata ölüm yemini ederek katılmaktır, üye yapılmaktadır. Tüm gizli örgütler üye alacakları kişileri önce uzun sınavdan geçirirler sonra da üye yaptıkları zaman onlara kod adlar ve semboller verirler. Ayrıca bedenin bazı yerlerine özel simgeler, işaretle dövme gibi isletirler. Örneğin sağ ayağın üstüne üçgen, sol avucun içine X işareti kazımak gibi.)
Ayasofya’daki İsa Mesih’in portresiyle ilgili bu iddia çok uzun yıllardır bilinmesine rağmen son birkaç yıldır gündeme getiril meye başlanmıştır. İddianın sahiplerine göre Ayasofya’daki Deesis Mozaiği’nde görülen kişi gerçekte İsa Mesih (Jesus Christ) değil, onun adı altına alınarak gerçek kimliği tarihten silinmiş olan Anadolu Ermiş’i Tyanalı Apollonius’tur! Tyanalı Apollonius genç yaşında Pisagorcu (Pythagorean) bir gizli (occult) örgütüne inisiye edilmişti. (Ayrıntıları kitabın ikinci bölümün de bulacaksınız.) Sayılar ve onların sırları ile ilgilenen ve bunlardan yola çıkarak çeşitli öngörüler, kehanetler ve varsayımlar oluşturan bu örgütün 1. yüzyıldaki ünlü kişisi, Apollonius’tu. Sayılar ve bunlara ait numeroloji aynı zamanda astroloji, alșimizm ve Hermetizm ile bağlantılıydı. Sayıların ezoterik (içsel/ Batıni) değerleri bu Hermetistlere göre insanların hayatlarını yönlendirmekteydi. Sayılarla ilgili olarak Kutsal Kitap’ın Eski Ahit (Yahudiler için) bölümünde uzun bir yer ayrılmıştır. Cosmogony/Evrenbilim anlayışında “Sayılar ve Sesler” en önemli iletişim değerleriydiler. Sayılarla beraber ondan sonra geometri fazlasıyla önem verilen bir alandı.
Tüm yapılar, başta mabetler ve ibadethaneler geometri aracılığıyla inşa edildikleri için geometri Kutsal Bilim olarak kabul edilmişti. (Ayasofya’nın Geometrisi için bkz. Ek.) Geometri ve onunla ilgili açık ve gizli bilgiler günümüzde hayatlarımıza yön vermektedir. Örneğin bir piramidi alalım, bunu topluma uyguladığımız zaman top lumsal katmanların konuşlanış tarzını görürsünüz. Ya da daire ve eliptik imajlar, tümü hayatın bir alanında karşılaşacağınız formlardır. Geometrinin bir tanımı da zaten formların sayılarla sentezi olarak yapılmıştır.
Geometri ve sayılar occult ilimlerinde öylesine önemli rol almışlardı ki masonlar bunu kendileri için bir tür ilah (deity) mertebesine yükseltmişlerdi. Masonların Anayasası’nda (Anderson Yasası, 1723), ilk cümle şöyle açılmaktadır:
“Tanrı her Mason’un yüreğine geometriyi yazmıştır.”
Anderson Yasası İngiliz Masonlarının İncili olmuştur.”
Geometri İslam ve Yahudilikte de önemli yer tutar. Özellikle de İslam mimari ve yazım tekniklerinde. Örneğin Kufi yazımında geometrik formlar etkili olmuştur. Benzer şekilde Gothik Katedrallerin inşasında ve her türlü kentleşme (Urbanization) projelerinde Geometri en belirleyici unsurdur.
Geometri Hıristiyanlığın en önemli ve olmazsa olmaz sim- gesi ve sembolü olan Haç’ın şifresini taşır. Bir “küp”ün altı kanadını açtığınızda ortaya bir “Latin Haçı” çıkar.
Tyanalı Apollonius işte sayıların ve geometrisinin sırlarına sahip olan Neo-Pisagorcu bir Filozof ve Hermetist’ti. Apollonius, Alman araştırmacı Karlheinz Deschner’in de yazdığı gibi
1. yüzyılda İsa ve Havarileri ile aynı yıllarda ve büyük ölçüde aynı bölgelerde ve kentlerde yaşamıştı. Var olan tüm occult ilimlerini (Demonology) Magick ve Mantıken iyi bilen ve bu bilgisiyle ünlenmiş bir kişiydi. (“Mantic” ve Türkçede bilinen “Mantık” çok farklı dallardır. Mantic ilimler denildiğinde çeşitli “okuma” biçimleri anlaşılır, örneğin Augry=Kuşların hareket- lerini okuyarak Doğa’nın Dili’ni Çözme Sanatı, Hyphomancy, Stolisomancy vd. gibi.)
Apollonius’un inisiye edildiği gizli Pisagorcu örgüt Orphic ve ondan önce var olan kökleri İÖ 6-7. yüzyıllara kadar inen Benzer bir şekilde Çarlık Rusyası’ndaki gizli ve fanatik bir Ortodoks Tarikatı’na (Skoptsky) üye yapılacak olan kadınlara “meme sünneti” uygulanıyordu. Mastectomy diye bilinen bu operasyonda kadın üyenin sol meme ucu kılıçla kesiliyordu. Benzer bir uygulama Nazi SS Örgütü’nün “Kara Tarikat” diye bilinen en gizli ve iç örgütünde de vardı. Burada erkeklerin yüzlerinde kılıçla yaralar açılırdı.
Naziler için yüzün çeşitli yerlerinde kılıç darbeleriyle açılmış olan bu yara izlerinin çok büyük önemi vardı.
Pisagorcu ve Orphic gizli örgütleri her türlü “Büyü ve Sihir Kardeşliğine” (Fratemity) dayalı örgütlenmelerdi. 16 Bu örgütler için sayılar ve onların gizli güçleri ve değerleri en kutsal bilgilerdi. Pisagorcu örgütlerde sayılar, “Dualist ve Monist” yapılar olarak işlenmişti.
Buna göre, örneğin 3,5,7,11,17,19,23,29,31 “Incomposite” (başka sayılardan oluşmamış sayılar) karakterdeydiler.1″ Bunlar tam olmayan sayılar (Odd/Even) olarak “Gnomons” diye adlandırılmışlardı. 18 Apollonius’un kaşının üstündeki Gnomon sayısı olan 11 çok ilginç bir sayıydı. Bu sayı Kabbalaya göre çok tehlikeli, kötülük yüklü bir sayıydı. On sayısı (Decad denilir) Kabbalada en üst değer olan Sephirotic sayıyı verirken, on bir onun mükemmelliğini bozan sayı olarak değerlendirilmişti.
Onbir sayısı günahların sayısı olarak biliniyordu. Matta İncili’nde (XII. 43) İsa Mesih bu sayıda gizlenen Kötülük Cini’nin tarlalara ve ekinlere zarar verdiğini söylemişti. Aynı şekilde Eski Ahit’te de on bir sayı- sının Psalms-Mezmurlar (CVI 37) bölümünde “Siddinı” olarak kötülüğün ruhu olduğu yazılıydı. Bu nedenle İbranicede doğrudan doğruya 11 sayısı yoktur ve Bir olarak Achad Osher şeklinde telaffuz edilmektedir. Sayıların sadece kendi değerleri yoktur, bunlar aynı zamanda alfabenin harfleriyle de bağlantılıydılar.

Sayı Sembolizmi
Hem piramitleri hem de ölü tapınaklarını inceleyerek Giza Platosu’nda dolaştığım her seferinde, bu anıtların tasarımlarının dayandığı belli sayılar karşısında daima şaşırmışımdır. Menkar Piramidi’ndeki durumda, iç dairenin tavanını biçimlendirmek için 18 adet taş bloğunun yerleştirilmiş olması, 11:18 oranının piramidin içinde de bilinçli olarak kullanılmış olduğunu düşündürmektedir.
Bu iç daireye iki ayrı odacıktan uzanan bir aşağı eğimli koridordan ulaşılmaktadır. Bu odacıklardan ilkinin duvarlarında her birinde 11 adet olmak üzere toplam 22 adet dikdörtgen niş bulunmaktadır. Bu, piramidin oranıyla ilgili diğer sayıyı vermektedir.
11 sayısının önemi, 18. Hanedanlık’dan Kraliçe Hatshepsut için yapılmış olan ölü tapınağında da görülmektedir; ki, bu yapı, piramitlerden bin yıl sonra M.Ö. 1450 yıllarında inşa edilmiştir. Nil Nehri’nin batı kısıyında, Luksor’un karşısında kalan Deir El Bahari’deki bu tapınak, üst seviyesine çıkan eğimli bir köprüyle birlikte üç şerit biçiminde yükselmektedir. Her şeritte, köprünün iki yanında her biri 11 adet olmak ü/ere 22, uç şeritte toplam olarak 66 adet kolon bulunmaktadır. Peki ama, 11 sayısında bu kadar özel olan nedir?
Antik Mısır’dan Pisagor aracılığıyla günümüze uzanan bilgilere göre, 7 sayısı ruhsallığı ve mistisizmi sembolize ederken, 11 de daha derin gizemleri yansıtmaktadır.
Büyük Piramit’in içinde, Kral’ın Mezar Odası’na ünlü Büyük Galeri yoluyla ulaşılmaktadır. Burada da binanın içinde açık bir sayısal tasarım göze çarpmaktadır. Büyük Galeri’nin duvarlarında tavandan yere kadar 7 basamak görülmektedir. Özel bir anlam taşımıyorsa, böyle bir tasarım özelliği neden izlenmiş olabilir? Yine Büyük Piramit’in oranı, 7:11’dir.
Kefren’in ölü tapınağının zemininin altında keşfedilen başka bir şey de, firavunun güç ve görkemini gösteren ünlü heykelidir. Bu tapınağın içinde, yine her iki yanda 11 adet olmak üzere toplam 22 adet heykel bulunmaktadır. 11 sayısının ve diğerlerinin sürekli olarak tekrarlanması, sayıların antik
Mısırlılar’da önemli bir yeri olduğunu açıkça göstermektedir.
Piramitler hakkında önde gelen otoritelerden Dr. I. E. S. Edwards, The Pyramids of Egypt (Mısır Piramitleri) adlı kitabında şöyle demektedir:
Girişin iki yanında, kralın büstlerinin konabileceği nişler bulunmaktadır. Diğer tapınaklarda olduğu gibi beş tane olan bu büstlerin özelliği, hepsinde kralın ve çevresinden beş kişinin isimlerini barındırmasıdır. Ancak, bu sayı, kralı beş farklı kült sembolüyle bağdaştırmak için de kullanılmış olabilir.
Bu aktarım, başka bir sayı hakkında olmasına karşın, yine antik Mısırlılar’ın sayılara verdiği önemi vurgulamaktadır. Verilen örneklerde, heykellerdeki, nişlerdeki, kolonlardaki veya diğer şeylerdeki sayılar, herkes için açıktır ve sayılabilir. Ama bir piramidin oranları gizlidir ve kolayca ulaşılmaz. Bu piramitler yapıldıktan sonra, oranları bilen ve bir yapıyı ölçebilecek beceriye sahip kişiler tarafından yeniden keşfedilmesi gereklidir.
Giza Platosu’ndaki üç ana piramidin oranlarını tekrar vurgulamakta yarar vardır.
Kefren Piramidi için 2:3 değil, 4:6 oranını gösterdim, çünkü öncekinde 3:4:5 üçgen vurgulanmaktadır. 5 sayısı, piramidin eğim açısının uzunluğunda gizlidir.
Matematik ve Firavunlar
Bu oranlara, antik Mısırlılar’ın bu sistemi bilinçli olarak kullandıklarını keşfetmemden çok önce ulaşmıştım. Mısır bilimciler, bulunmuş olan birkaç matematik papirüsü sayesinde antik Mısırlılar’ın hesaplama ve ölçümleme sistemleri hakkında bazı şeyler bilmektedirler. Bunlar, o zaman ortaya çıkan bazı sorunların nasıl çözüldüklerini göstermektedir.
En ünlülerinden biri, bugün British Museum’da sergilenen Rhind Matematik Papirüsü’dür. Bu sorunlara gelirsek, Mısır bilimcileri antik Mısırlılar’ın ağırlık, ölçü ve hacim hesaplamalarından ortaya çıkan farklı miktarlarla nasıl baş ettiklerini keşfetmişlerdir. Bunlar aynı zamanda açıları nasıl ayarladıklarını da göstermektedir.
Bugünün modern dünyasında bir açıyı ölçmek için bir daireyi 360 dereceye tamamlayan iletkiler kullanmaktayız. Her derece 60 dakikaya ve her dakika da 60 saniyeye bölünmüştür. Antik Mısırlılar ise, açıları hesaplamak için oldukça farklı bir yöntem kullanıyorlardı. Bu, dik açılı bir üçgenin uzun kenar oranı üzerine dayanıyordu. Sonuç olarak her türlü açıyı eğim olarak hesaplayabiliyorlardı. Benzer bir sistem, otoyollarda tepe eğimini gösteren eski tip tabelalarda görülebilir. Bunlar bir tepenin eğimini 1:6 gibi sayısal oranlarla gösterirlerdi. Bunun anlamı, ufuk çizgisinden dikeye doğru açının altı eşit parçaya bölünmüş olduğudur.
Sayı sembolizmi, antik insanlar için önemliydi. Bu gelenek zamanla Pisagor’un bilgilerinde de saygın bir yere ulaşmıştır; ki bu matematikçinin bilgilerini antik Mısır’dan aldığı sanılmaktadır. Pisagor, tek sayıların eril, çift sayıların dişil özellik taşıdığını söylemektedir.
Daha önce piramitler ve üç ilah arasındaki bağlantıyı açıklamıştım; Keops Piramidi’nin Osiris’le, Kefren Piramidi’nin İsis’le ve Menkar Piramidi’nin Horus’la. Büyük Keops Piramidi’nin taban-yükseklik orantısı, 7 ve 11 (ikisi de tek sayı) rakamlarını vermektedir. Bu, erkek ilah olan Osiris’e uymaktadır.
Kefren Piramidi’nin 4:6 orantısı 2:3 olarak sadeleştirilebilir ve bu da biri çift biri tek sayı vermektedir ki, hem eril hem de dişil prensipleri ifade etmektedir. Ancak, bu sadeleştirme yapıldıysa, özgün Pisagor 3:4:5 simetrisi bozulacaktır. Kesirler yerine tam sayılar kullanmak, geleneğin temelidir. Bu yüzden Kefren Piramidi’nde oranın 4:6 olarak kalması daha mantıklıdır ve bu da dişil özellikler taşıyan 4:6 sayılarını verecektir; dişi ilah İsis.
Üçüncü piramit olan Menkar, hem eril hem de dişil olarak 11 ve 18 sayıları bulunmaktadır. Ama 18 6+6+6 olarak 666’nın diğer bir ifadesi gibi görülebilir. Menkar Piramidi’nin Osiris üçlemesindeki erkek ilah ve kötücül amcası Seth’e karşı sürekli savaşını sürdüren Horus olduğunu kabul edersek, bu St. John’un Revelation’ındaki canavarı temsil ediyor olabilir mi?
Antik Mısırlılar, firavunlarını tanrı Horus’un enkarnasyonları olarak görürlerdi ve görevi Dünya’daki görevinin karmaşayı gidererek düzen sağlamak olduğuna inanırlardı. Sembolik olarak firavun, insan doğamızın ilkel yönlerini yönetmeye ve eğitmeye çalışan ruh olarak algılanabilir.
Tanrı Seth’in sembolik rengi kırmızıdır ve Menkar Piramidi’ndeki iki tonun -üst kısımlar Tura kireçtaşı iken alt sıraların kırmızı granit kaplıdır- kullanılması Horus ile Seth arasındaki mücadeleyi simgeliyor olabilir; karmaşanın üzerindeki düzen; fiziksel bedenimiz üzerinde kontrol sağlamak için uğraşan ruhsal doğamız.
Antik Mısır, “İki Bölge” olarak bilinirdi; Yukarı ve Aşağı Mısır. Yukarı kısmı beyaz, Aşağı Mısır’ı kırmızı renk temsil ederdi. Bu iki renk arasındaki çelişki, Menkar Piramidi’nde olduğu gibi, “İki Bölge” arasındaki bağlantıyı da simgeliyor olabilir. Bu nokta, George Hart tarafından Pharaohs and Pyramids (Firavunlar ve Piramitler) adlı kitabında şöyle açıklanmıştır:
Menkar’ın anıtı büyüklüğü açısından önemli olmasa da, beyaz kireçtaşı ve kırmızı granit yapısıyla çok güzel görünmektedir. Burada yine Mısır kültüründeki ikicilliğe rastlamaktayız. Bu özelliğiyle Menkar Piramidi “İki Bölge”nin Kralını çağrıştırmaktadır.
Diğer yandan Menkar Piramidi’ndeki 11 ve 18 sayısı arasındaki çelişki de, ruhtaki eril ve dişil öğelerin dengelenmesi anlamına gelebilir.
Sayı geleneği, bir sayıdaki rakamların tek haneli bir sayı kalana kadar toplanmasıyla bir adım ileri gitmektedir. Bu, 1 ile 9 sayı arasındaki herhangi bir sayı olabilir. Örneğin; 18 sayısındaki rakamlar toplandığında 9 sayısı elde edilmektedir: 1 + 8 = 9. Bu sistemde bazı istisnalar vardır. Antik insanlar, tekrar eden rakamlardan oluşan sayılara önem verirlerdi (11, 22, 33, 44 vb.) ve bu sayılar özel anlamlar taşırdı. Bu yüzden, 11 (1 + 1) genel olarak 2 şeklinde toplanmazdı.
Bu kavramın modern bilimde yeri yoktur ve batıl saçmalık olarak kabul edilir. Ancak, antik Mısırlılar ölçüm ve oranlarında bu noktalara büyük önem verirlerdi. Eflatun’a göre, orantılarla uyumlu yaşamak, Mısırlılar’ın binlerce yıl varolabilmesinin öncelikli nedeniydi. Eflarun’un bilgilerinden yola çıkarak, sayıları tek rakama indirgeme yönteminin rahipler tarafından önemle uygulandığını söyleyebiliriz. Bu yüzden, eğer onların zihin yapılarını anlamak ve piramitlerin tasarımlarındaki bazı gizemleri ortaya çıkarmak istiyorsak, bu prensibi anlamak zorundayız.
Bu prensibi üç piramide uygulamak, bize aşağıdaki oranları vermektedir:
Keops (7:11) 7+11 = 18;
1+8 = 9
Kefren (4:6)
4+6=10
Menkar (11:18) 11 + 18 = 29;
2+9=11
Bundan yola çıkarak (özellikle 11 ve 18),- sayı kalıplarının tasarımları açıkça etkilediğini söyleyebiliriz. Piramitlerin yapı sıralamasını da gösteren 9, 10 ve 11
Bu işlemde yarıçapın çarpanları şöyledir: 2 * 3 * 5 * 5 * 7 * 11 . Çevre uzunluğunun çarpanları ise şöyle görünmektedir: 2x * 2 * 3 * 5x * 5x * 11 * 11 Hem çapı hem de çevre uzunluğunu ortak çarpanlarına bölersek, 2 * 3 * 5 * 5 * 11 (ya da 1650) şu sonuca ulaşmaktayız:
Bu 7:11 orantısı, antik Mısırlılar’ın kullandığı pi sayısı (22/7) ile hesaplama yapıldığında kaçınılmaz olarak ortaya çıkmaktadır. Bir dairenin çevresini hesaplamak için kullanılan formül, 2nr’dır ve r, yarıçapın uzunluğudur. Yarıçapı yedi birim olan bir dairede, formülümüz 2×22/7×7’dır. 71er birbirlerini götürür ve sonuçta daire çevresi 2 * 22 = 44 birim olarak kalır. Bu birim milimetre, mil, kilometre ya da başka bir şey olabilir. Prensip daima aynıdır. Yarıçapı 7 birim olan bir dairenin çevresi, pi sayısı 22/7 olarak alındığı taktirde daima 44 birim olarak çıkacaktır.
Yarıçap
Çevre (72,600)
11,550-1650=7||72,600-1650= 44(2 * 22) |
Daha önce de gördüğümüz gibi, antik insanlar anıtlarında ve yapılarında tam sayılar kullanmayı seviyorlardı. Burada da Megalitik Metre kullanarak yarıçapı 7’ye bölünebilen bir sayı şeklinde almışlar, bunun sonucunda da dairenin çevre uzunluğu tam sayı olarak çıkmıştır.
Pratik gözlem çalışmalarında, yarımdan bir metreye kadar uzanan bir yerden çıkan ve bölünmeye müsait bir ölçü birimi idealdir. İmparatorluk birimi, Kraliyet Kübiti ve Profesör Thom’un Megalitik Metre’si de aynı gruba girmektedirler. Bildiğimiz gibi, Marlborough daireleri Dünya boyutlarının tam sayı kesirleridirler ve Megalitik Metre, bütün bunları tam sayı olarak vermektedir.
Neolitik Bir Abaküs mü?
Sanctuary’nin yapım amacı bir takvim ve güneş saati olmak ise, o zaman dört rakamına dayanması mantıklıdır; çünkü yılın en basit kesiridir bu. Taşların ve gölge direklerinin yerlerine yakından baktığımızda, Burl’ün yorumlarını çürüten başka bir gelişmişlik seviyesi ortaya çıkmaktadır.
Eğer daire kadranlara dayanarak güney-kuzey ve doğu-batı yönlerinde dörde bölünürse, 2. Sanctuary’nin delikleri ilginç bir yöne kaymaktadır. Kuzeybatı kadranında 7, kuzeydoğu kadranında 8, güneydoğu kadranında 9 ve güneybatı kadranında 10 olmak üzere toplam 34 direk deliği vardır. 7’den 10’a doğru düzenli çıkış elbette ki şans eseri değildir. Daireyi astronomik gözlem kullanarak dört kadrana bölmek, Neolitik mühendisler için hiç de zor olmayacaktı.
Yine, daha dışarıda kalan taş daireleri 10 ve 11’li taş gruplarına bölünebilir. Kuzeydeki doğu-batı aksisinin iki kadranında 10’ar taş vardır ve güneydeki kadranlarda ise 11’er taş bulunmaktadır; bu da toplam olarak kuzeyde 20, güneyde 22 taş eder. Daireyi kuzey-güney aksisinde böldüğünüzde, her iki yarıda 21’er taş kalmaktadır. Bu aksisten bakıldığında, direk deliklerinin sayısı da eşittir ve her iki tarafta 17’şer tane vardır. Ve bu arada Megalitik Metre’nin Kısa Furlong’a, Kraliyet Kübiti’nin de Pyk Belady’ye yaptıkları 10:11 oranını unutmamalıyız.
Bir adım ileri gidersek, bu görüntülerde bir dizi anahtar açı oranları gizlidir: 7:10-55° ve 35°; 10:9=42° ve 48°; 19:11=30° ve 60°; 11:8-36° ve 54°; 11:7-piramidin oranı vb. Bu açıdan bakıldığında, Sanctuary’deki taşların ve direk deliklerinin ilk bakışta göründüğünden daha fazla sır sakladığı düşünülebilir. Belli gözlem açılarının kuşaktan kuşağa aktarılmasını kolaylaştırmak üzere dev bir abaküs görevi yapmış olabilir. Buradaki zorluk, elbette ki 5000 yıllık sürenin sonunda insanların bunu neden yaptıklarının belirsizleşmesi ve inanç sistemlerinin önemli kısımlarının kaybolmasıdır.
Sanctuary gibi anıtlarda gölge direklerinin dikilmiş olduğuna dair sağlam kanıtlar asla bulunamayacaktır. Ancak, Neolitik insanların burada bahsedildiği şekilde bir takvim sistemi oluşturduklarına inanırsanız, Sanctuary kesinlikle bu araçlardan biri olacaktır
Watkins’in çalışması Ortodoks arkeologları tarafından şüpheyle karşılandı ama halkın büyük ölçüde dikkatini çekti. Kısa süre sonra, Old Straight Track Club kuruldu. Watkins’in bu hatlar için yol çizgileri demesine karşın, teorisini desteklemek için fazla kanıtı yoktu. Şimdilerde ise, bu hatların antik yapıları birbirine bağladığı düşüncesi birçok hat avcısı tarafından dışlanmaktadır.
Enerji Hatları
İkinci Dünya Savaşı, hatlara olan ilgiyi azalttı ve 1948’de kulüp kapandı. Egerton Skyes, Jinımy (joodard, Philip Helston ve Tony Wedd, Kasım 1962’de Ley Hunters Club’ı kurduklarında, ilgi tekrar yükseldi. O dönemlerde UFO’lara duyulan ilgi de bu hatların uzaylı varlıklarla ilgisi olduğu ve birtakım enerjiler taşıdıkları düşüncesini güçlendirdi.
Bu enerjilerin benzer şekilleri, Çinliler’in feng shui kavramında görülebilir. Bu, son zamanlarda oldukça popüler hale gelen bir düşüncedir ve bir bina içinde odaların ve eşyaların ilişkilerini kapsar. Ama feng shui, aynı zamanda yeryüzünün gizlediği enerjilerle de ilgilidir. Bazılarına göre, hatlar manyetik güç taşımaktadır; diğerlerine göre ise yapıları birbirine bağlayan “hayali” çizgilerden başka birşey değildir.
1977’de ortaya çıkan Ejderha Projesi, hatları farklı bakış açılarından ele almayı öngörüyordu. Bu günlerde hatların gizli enerjilerle bağlantılı olduğu düşüncesi oldukça popülerdir; tabi, hat araştırmalarında daha “Ortodoks” kesimden bakanlar dışında.
Enerji teorileriyle ilgili sorun, ne tür bir enerjinin sözkonusu olduğuna karar verilememesidir ve kimse birbirini bu konuda ikna edememektedir. Maddeciler elbette ki bu tür bir enerjiyi aletleriyle ya da bedenleriyle fiziksel olarak algılamak isteyeceklerdir. Ruhçular ise daha farklı bir açıdan yaklaşacaktır. Herhangi bir yerde ben hiçbir şey hissetmezken, orada bir enerji bulunduğu konusunda emin olan maddecilerle biraraya geldiğim de oldu.
kaynak :
George Hart – Mısır Mitleri,
Erik Hornung – Mısır Tarihi

Sağ ve sol sütunlara baktığınızda ay ve güneşi görürsünüz ay ve güneş arasında yıllık olarak 11 günlük fark vardır her bir sütun 1 manasına gelmektedir, ortadaki siyah ve beyaz olarak gösterilen zemine bakacak olursanız siyah geceyi, beyaz ise gündüzü temsil eder.
Satranç oyununda zeminin siyah beyaz ama sekiz kareden oluşması demek üslü sayılarda 7.sayı olan 2^6 yani zeminde gösterilen 8 × 8 = 64 olan Satranç oyunundaki karesine denk gelmektedir.
zemin aslında beyaz 1 ve siyah 0 ı temsil eder, bu da üslu sayıların iki ve ikinin katları olan sayfamın ilk bölümlerinde anlatıldığı gibi makina delinin karşılığı olan sayılara denk gelmektedir yani zemin iki ve ikinin katları olarak istediği kadar arttırılabilir demektir
7:11 bir üst yorumda mısırla ilgili açıklamalarda bu konuya vurgu yapılmıştır 7:11 neden önemlidir ve tüm din ve inançlarda 7:11 arasındaki ilişkinin ortak olduğunun görsellerde olunduğu gibi sembolik anlatımların içindeki gizemin dışa vurma olan bu sembollerde görebilirsiniz.
Nikola Tesla 693 ve böleni 77 çıkan 9 ise vortex e bir bakın
Üstteki vortex’lere bakacak olursanız şayet 11’in katları olduğunu anlayabilirsiniz.
Türk ve Çin Takvimi olarak bilinen Takvimde 11 inci yıl 83 e denk gelmektedir, 11 ile ilgili açıklama ve yorum için sayfanın içinde sistemin kalbini anlatan kısa bir notu, siteyi incelediğinizde 11 özel bir öneme sahip olduğunu görebilirsiniz.
Tarihi kaynaklarda UFO’lar
